Karate-Do 7. Dan Tezi (Bölüm 1)

tezMücadele Disiplinleri Ve Onun İçerisinde Gelişen Karatenin Tarihi Süreçleri İle Karatenin Kültürel Ve Tanımsal Çelişkileri Üzerine Bir Değerlendirme:

Bu tezin amacı geçmişe ait yazılı veri eksikliği çekilmesi nedeniyle daha çok halk söylenceleri ve mitolojik kaynaklara dayandırılan savaş “mars”çı disiplinlerin tarihsel süreçlerini belirli teoriler üzerinden somutlaştırarak daha anlaşılabilir hale getirmek; “Spor Karate” ve “Geleneksel Karate DO” kavramlarını anlam içerik ve işleyişleri bakımından ifade karmaşasından kurtarmak; “Spor Karateyi uluslar arası platformda evrensel bir anlayışla olimpik branş haline dönüştürme mücadelesi veren dünya karate federasyonu “WKF” ile onun global anlamda sportif örgütlerine alternatif yapılanmalar geliştiren “Geleneksel Karate” örgütlerinin iç yapılarını görünür hale getirmek; her iki örgütün kullandıkları araçlarla birlikte ilke ve amaçlarına açıklık kazandırmak; karatenin değişen, gelişen, yenilenen ve yeni anlamlar yüklenirken çok da karmaşıklaşan sistematiğini yeni bakış açıları ile değerlendirmek ve bu yolla Türk Karate antrenör ve sporcularına bağımsız, eleştirel ve yaratıcı düşünme alışkanlıkları kazandırmak; onların başarı ve hedef algılarını dünya çapında gerçekleşen sosyokültürel değişimlere göre bir daha değerlendirilerek düzenlenmesi üzerine farkındalık yaratmaktır. Hasan OKUŞ

  1. GİRİŞ: İnsanoğlunun geçmişi bugünkü yaşamı içinde varlığını devam ettiriyor. Geleceğimiz de şimdi yaşadığımız zamanın içinde kendi kozasını örüyor. Yani dünün eylemlilikleri bugün yaşanıyor, yarın da bugünden bırakılanlarla yola devam edilecek. Tıpkı inançlar gibi, sanat gibi, teknoloji gibi kültürler de dünya siyasetinin getirdiği küresel değişim rüzgârları karşısında olumlu ya da olumsuz etkilenerek ama illa da değişime uyum sağlayabildikleri ölçüde varlıklarını geleceğe taşıyabiliyor.

ira insanlık tarihi, hiçbir olgunun değişimin karşısında ya da gerisinde durmasına fırsat vermiyor ve hemen her fırsatta Herakleitos’un “Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir.” sözü bir kez daha doğrulanıyor. İnsan eliyle kurulmuş, insana özgü ne varsa ve ne kadar sancılı bir süreç dayatsa da sonuç olarak her şey düzenli olarak değişimden nasibini alıyor. İnsanlık tarihinin gerçekte bir değişimler tarihi olduğu savı her fırsatta bir kez daha doğrulanıyor. Çünkü insanoğlu doğada yaşayan canlı türleri içinde değişimin gerçekliğini en çabuk algılayan, onu yaratan ve değişimin getirdiklerine hızla uyum sağlayan, dahası onunla da yetinmeyerek korkusuzca yeni değişimlere yönelen tek varlık. Örneğin; kendine özel yaşamsal tepkileri ve kendi kültürüne özgü biçimlendirmeler üzerine bir takım savaş “Mars”çı eylemlilikleri geliştiren insanın bu alandaki ilk keşfi sıkılı yumruğudur. Ama o bununla yetinmiyor. Sıkılı yumruğun keşfiyle hamurunu yoğurduğu ilk savaşçı şiddet kültürü, onu kendi soyunu tüketecek atom bombasının icadına uzanan birbirine ekli değişimlere sürükleyebiliyor. Veya vahşi doğada yaşayan kendisinden daha hızlı, daha güçlü, daha öldürücü donanımlara sahip diğer canlı türlerine korunmak ya da avlanmak amacıyla attığı taşları kendi cinsini yok eden füzelere dönüştürmekten geri kalmıyor. Ve çağlar boyunca giderek daha çok donanan savaşçı birikimlerini, bütün insanlığı, yani aslında kendisini tehdit eden bir uzmanlık dalı haline getiriyor. Değişimi yönetemeyen insanoğlu, hırslarının peşinde kendi vahşi doğasını yaratıyor. Ama aynı insanoğlu binyıllarca kültüründe biriktirerek zenginleştirdiği eski savaşçı yöntemleri, eski martial disiplinleri bu değişim zincirinde yok olup gitmesine (kısmen) set oluşturmayı da beceriyor.

Dünya kültür mirasının eşsiz örnekleri arasında yer alan pek çok savaşçı disiplinini birer kişisel gelişim yolu haline dönüştürüp geleceğe taşıma öngörüsüyle hareket edebiliyor. Bu sayede birçok araçlı “Okçuluk GB” ve araçsız “Karate GB” mücadele disiplini, kişisel gelişim metodu haline dönüştürülerek insana rağmen insana hizmet aracına dönüşüyor. Değişim öylesine gerçek ki bir yüzyıl önce modernize edilen ne varsa aradan bir yüzyıl bile geçmeden yerel kalıplarını kırarak bir kez daha değişmeyen tek şeyin değişim olduğu gerçeğini insanoğluna dayatıyor. Temel felsefeleri bakımından birbirlerine uzak ama insanı kucaklayan ilkeleri bakımından birçok konuda birbiriyle örtüşen “geleneksel karate” ve “spor karate” kavramları ortaya çıkıyor ve bu değişim rüzgârı içerisinde onlar da kendi örgütsel ve fikirsel mevzilerini kazıyorlar.

Japon için büyük ölçüde hareketten manevi tefekküre giden yol olarak algılanan “Geleneksel Karate DO” ya karşı batı toplumlarında kurallarla yarışmak, yengi ve yenilgide rakibe saygı duyma algısını geliştirmek, ülke insanlarının dostça ve barışçı amaçlarla bir araya getirmek gibi sosyal ve evrensel amaçlar edinen spor karate gelişiyor. Her şey birbirinden etkileşerek değişime uğruyor. Batının evrensel değerleri temel alan ve uluslararası örgütlenmeleriyle olimpik bir spor branşı haline dönüştürmeye çabaladığı spor karate ile yerel bir kültürün temel felsefelerini muhafaza ederek yoluna devam etmek isteyen “Geleneksel Karate DO” arasındaki anlam karmaşasıyla yüklü sorunlar kısa zamanda uluslararası spor mahkemeleri koridorlarına kadar taşınabiliyor.

Tarafların mahkemelerde kapattığı dosyalar maalesef insanların zihinlerinde açık kalabiliyor. “Spor Karate” ve “Geleneksel Karate DO” anlayışlarına yaşadığımız çağa uygun yorumlar geliştiremeyenlerin içersinde bulunduğu zihin karmaşası da devam edebiliyor. Doğrusu geride kalan zamana rağmen bu konulara ülkemizde de yeterince tartışma ve anlaşılırlık kazandırma çabası gösterilmiyor. Belki ülkemizde bu iki görüşten birini savunan taraflar ezberci, belki bazıları ticari, belki bazıları yönetsel güç arayışını geleneksel ya da spor karate üzerinden devam ettirme kolaycılığı içinde. Oysa lisanslı sporcu sayısı ve uluslararası başarılar bakımından ülkemizin önde gelen spor dallarından biri olan karatenin akademik çevrelerin de desteği alınarak Judo gibi anlaşılır bir zemine oturtulması mümkün ve bu herkesin yararına. Geleneksel karate her ne kadar Judo gibi tek gövdeli değilse de bu konuların tartışılmasına engel değil. Zaten spor karate bunu becermiş, tek gövdeli “monolitik”. Onun için bu tarz tartışmalar spor karate içinde rahatça yapılabiliyor.

Onun için tarafların daha fazla gecikmeden, daha geniş platformlarda objektif fikirlerle bir araya gelmeleri, çağa ve gerçeklere uygun fikirler etrafında toplanmaları gerekiyor. Bunun yapılabilinmesi halinde Türk antrenör ve sporcularının “Spor Karate” ve “Geleneksel Karate DO” kavramları üzerindeki temel ayrımları doğru algılamaları, doğru ifade etmeleri, onların başarı ve hedef algılarını doğru planlamalar üzerine oturtmaları hususundaki alansal boşlukta kendiliğinden ortadan kalkabilir. Miadı dolmuş ezberci bilgiler o zaman kolayca terk edilebilir.

Tekrar başa dönecek olursak; insanoğlunun geçmişi, bugünkü yaşamı içinde kendi gerçekliğiyle varlığını devam ettiriyor. Geleceğimiz de şimdi yaşadığımız zamanın içinde kendi kozasını örüyor. Dünün eylemlilikleri bugün yaşanıyor, yarın da bugünden bırakılanlarla yola devam edilecek. Öyleyse bugünü anlamak, evrensel değerler üzerinden geleceği planlayabilmek için öncelikle geçmişten geleceğe uzanan gerçek yolları bulmamız gerekiyor.

  1. MARS MİTOLOJİSİ VE SAVAŞÇI KÜLTÜR

2.1. İLK İNSANDAN MARS MİTOLOJİSİNE ÇEŞİTLENEREK GELİŞEN SAVAŞÇI KÜLTÜR

İnsanoğlu var olduğu yedi deniz ve dört iklimde hep aynı korunma duygusuyla dışa vurduğu savaşçı reflekslerini kültüründe biriktirdi. Başlangıçta çevresini saran ölümcül rekabetçi yaşama uyum sağlamak, vahşi doğaya üstün gelebilmek için sadece bedensel kuvveti olduğunu fark etti ve güç biriktirmeyi öğrendi. Etrafını saran vahşi doğada kendisinden daha hızlı, doğal olarak daha iyi silahlanmış varlıklara karşı bu kez üstün olan yanını, beynini, harekete geçirdi. Fiziki güç olarak daha zayıf olduğu tabiat şartlarını çıkarları doğrusunda kullanmak adına bir takım savunma stratejileri geliştirdi. Diğer insanlarla güçlerini birleştirerek dayanışma kültürünün temelini attı ve yalnızlıktan kurtuldu. İlk kabileler, ilk köyler, ilk kasabalar ve ilk şehir devletler ortaya çıktı. Yaşantı sal deneyimlerinde zenginleştirip kültüründe biriktirdiği tüm savaşçı, koruyucu deneyim ve birikimleri kendisinden sonraki nesillere aktardı. İlk rekabet, ilk uzlaşmazlık ve ilk toplumlararası savaşlar yaşandı.

Kuşaktan kuşağa aktarım yoluyla sürekliliğini devam ettiren her bilgi, bir sonraki süreçte yaşanan yeni ve ölümcül savaşlarda bir kez daha yeni ve yukarı bir deneyim olarak kendisini daha ileri taşıdı. İnsanoğlunun var olma mücadelesi verdiği tarihi süreçlerde sistemleştirerek geliştirdiği savunma ve saldırı temelli bu savaşçı kültür, yine her çağda onun değişen yaşam koşulları ve ihtiyaçlarına göre yeniden ve bir kez daha biçimlendirilip değişik amaçlarla yoluna devam ettirildi. Çağlar değişti, ihtiyaçlar değişti, toplumların ihtiyaçlara cevaben oluşturdukları bilgi ve donanımlar değişti; ancak zayıf olanın ailesini, canını, malını savunma duygusu hiç değişmedi. 7 kıta ve 4 iklimde her toplum yaşadığı coğrafyanın sosyokültürel yapısına en uygun mücadele disiplinlerini geliştirdi. Bundan da, adına “Martial Art”, mücadele disiplinleri, denilen yüzlerce stil çeşitliliği meydana geldi.

2.2. MARTIAL ART VE MARS MİTOLOJİSİ

Mars, “savaş”. Savaş sanatları anlamıyla “Martial Art”. Mars, Roma mitolojisinin savaş tanrısı. Martial Art da Latince orijini üzerinden “Mars”tan yola çıkılarak türetilmiş. Yerkürede var olan tüm mücadele disiplinlerinin çatı ismi. Kendini savunma; rekabet; fiziksel, zihinsel, ruhsal ve mental sağlık gibi içeriklere sahip tüm geleneksel yöntemler günümüz dünyasında literal olarak “MARTIAL” üst başlığı altında toplanmış. Martial Art Doğu’dan Batı’ya çeşitlilik gösteren geniş bir sistemler bütünü. Çeşitli dillerde bu isimle magazin dergileri, kitaplar, makaleler yayımlanmış. Martial sistemde yer alan her stili diğer stillerden farklı kılan benzersiz yönler olmakla birlikte bütün stiller temel bir mücadele sistematiği üzerinde ortak bir mücadele karakteristiğine sahip. Stillerin ortaya çıktıkları coğrafya, felsefeleri ve eğitim yöntemleri değişiklik gösterse de mücadele karakteristiklerinin temel yapıları tüm zamanlarda onları birbirlerine bağlayan ana halkalar olarak kalmış.

2.3. FARKLI COĞRAFYA VE FARKLI KÜLTÜRLERDE GELİŞEN MÜCADELE DİSİPLİNLERİ

Toplumlar ve insanlar arasındaki farklar genetik-biyolojik değil, kültüreldir. Her insan gurubunun kendisine has düşünüş, duyuş ve davranış modeli vardır ve bireyler bu modellere koşullanırlar. Savaşçı stillerin biçim ve içerik olarak farklı coğrafya ve toplumlarda bazen farklı bazen de aynı felsefe ve eğitim yöntemleri ile çeşitlenerek gelişmesinin ana nedeni de budur. Örneğin; Amerika kıtasında Bolivya’dan Brezilya’ya uzanan toplumlar “Amerikan Kick Boxing”, “Capoeira”, “Gracia jui jutsu”, “Vacon”, “Tinku”, “Luta livre”, “Vale Tudo” gibi mücadele disiplinlerini bazılarını çok geleneksel bazılarını ise karma bir anlayışla kendi kültürleri içine katmışlardır.

Avrupa kıtasında “Boks – Pygmachia – Pankration” gibi kökleri çok eskilere inen antik Yunan disiplinleri ile İrlanda’dan İsviçre’ye uzanan coğrafyada “Gauren”, “Jogo Do Pau” İskoç Backhold” gibi geleneksel stiller varlığını devam ettirmektedir. Bunların içerisinde Michael Casseux (1794-1859) tarafından kurulmuş olan Fransız tekme boksunun uzak doğu mücadele disiplinleri ile birçok benzerliklere sahip olması dikkat çekicidir.

Afrika mücadele oyunları bakımından oldukça yaygın ve çeşitli disiplinler üretmiş bir kıtadır. Etiyopya’da “Surma Stickfighting”, Nijerya’da “Dambe”, Somali’de “Istunka”, Sudan’da “Nuba”, Senegal’de “Laamb”, “Togo”, “Evala” ve Güney Afrika’da “Musangwe” gibi geleneksel dövüşçü mücadele sistemleri görülür. Senegal’e özgü geleneksel “Laamb” güreşinin dairesel bir alan içinde Türk yağlı güreşine benzer mücadele tarzı dikkat çekicidir.

Asya hiç kuşkusuz mücadele disiplinlerinin çeşitliliği ve zenginliğiyle hemen fark edilen çok özel bir alandır. Bu kıtada kadim mücadele disiplinlerine temel oluşturan Hint ve Çin stillerinden Rusya hatta İsrail’e kadar genişleyen bir coğrafyada eski ya da yeni zamanlarda ortaya çıkmış yüzlerce stil vardır. Örneğin; İsrail halkının Nazilere karşı kendilerini korumak amacıyla 1930’larda Avrupa’da sistematize etmeye başladığı “Krav Maga” ya da Lenin’in isteğiyle Rus askerlerinin eğitiminde kullanılmak üzere 1923 yılında “Türk güreşinden de büyük ölçüde yararlanılarak” oluşturulan karma stil “SAMBO” bunlardan en dikkat çekici olanlarıdır. Ancak bu tezin amacı Hint ve Çin üzerinden Japonlara özgü mücadele disiplini “karate”ye ulaşmakla sınırlı olması nedeniyle o tarafa yönelmek daha yararlı olacaktır.

2.4. DOĞU ASYA MÜCADELE DİSİPLİNLERİ

Asya 44 milyon kilometrekarelik coğrafyasıyla yer küremizin en eski ve en büyük kıtasıdır. Bu kadim kıtanın doğusu, ilginç bir şekilde, temel felsefeleri bakımından birbirine benzeyen yüzlerce mücadele stilinin doğum yeridir. Bunlar örneğin; Filipinler’de “Arnis, Balintawak, Kali”, Endonezya’da “Pentjak, Guyung Patani, Sindo”, Kore’de “Hapkido, Tang Soo Doo, Haidong Gumdo”, Tayland’da “Muay Thai, Krabi krabong, Chaia Boks”, Kamboçya’da “Predal Seray, Kick Boks”, Vietnam’da “Wu Dao, Quanki Do, Wovinam”, Malezya’da “Penhaksilat, Persilat, Senisilat”, Endonezya’da “Kuntao, Bakti Negara, Perisai Diri”, Japonya’da “Sumo, Aikido, Judo, Karate DO” gibi yerel savaşçı mücadele disiplinleridir. Tarihçiler bu mücadele disiplinlerinin daha çok Çin’in tıbbi ve bedensel eylemlilikleri içeren Kung FU stilleri ile Hindistan’ın Yoga, Varma Kalai, Adithada, Vajra Mukti gibi disiplinlerin karışımı olduğu savını öne sürerler. Bu stillerin mücadele yöntemleri biçim ve strateji bakımından farklılıklar gösterse de temel felsefelerindeki benzerlik dikkat çekicidir. Bu kadar çok çeşitliliği birbirine eklemleyerek farklılıklar içinde birlik oluşturan o felsefi yapı aslında uzak Asya insanlarının beden kültürünü de içine alan mistik öğretilerden başka bir şey değildir.

  1. HİNT, ÇİN VE ZEN KÜLTÜRÜ

3.1. BUDA ÖĞRETİSİNİN UZAK ASYA MÜCADELE DİSİPLİNLERİNİN GELİŞİMİNE ETKİSİ

Doğu Asya insanları çok ilginç bir anlayışla kültür ve tarihlerini yazıya dökmekten çok söylencelere yüklemeyi tercih etmişler. İnançlarını, mücadele disiplinlerini, yaşamı kavrayış biçimlerini kuşaktan kuşağa söylencelerle aktarmayı yeterli bulmuşlar. Afganistan’dan Tibet’e uzanan büyük bir coğrafyada milyonlarca insanın izdeşliğini yaptığı Buda’nın öğretisi ve onun kimliği bile onun çağdaşlarının ya da hemen ardından gelen nesillerin ilettikleri öykülere, nakillere dayandırılmış. Onun yaşadığı çağdan kalan tarihsel belgeler hiç olmamış. M.Ö. 563-483 yılları arasında yaşadığı varsayılan Buda’nın izdeşlerine bıraktığı kültürel miras ancak onun yaşadığı dönemden birkaç yüzyıl sonra yazılı duruma getirilebilmiş. Bütün canlılara saygıyı, ana baba sözü dinlemeyi, doğruluğu erdem sayan Buda’nın öğretisi; kendisinden sonraki zamanlarda manastırcılığı üretmiş. Keşişler insanları doğruluk, adalet ve merhametle davranmaya borçlandırma görevi üstlenmiş. Manastırcılıkla birlikte gelişen misyonerlik çabaları orta ve doğu Asya’da tüm medeniyet ve kültürlerin yayılışında en güçlü araçlardan biri olmuş. Öğreti manevi tefekküre ancak dinç bir beden ve zihinle ulaşılabileceği inancıyla bedeni güçlendirme egzersizleri ve ruhsal meditasyon çalışmalarını içselleştirmiş. Budacı rahiplerin misyonerlik amacıyla vahşi doğada yürüyerek yaptıkları tehlikeli seyahatler ve bulundukları manastırların soyguncu haydutlara karşı güvenliği gibi hususlar onları mücadele yöntemleri konusunda uzmanlaşmaya zorlamış. Misyoner rahipler, gittikleri bölgelerde diğer Budacı rahipleri eğitirlerken onlardan o bölgeye ait yöresel mücadele disiplinlerini öğrenerek kendi bilgi ve becerileri arasına katmış ve öyle yollarına devam etmiş. Asya mücadele disiplinleri genel anlamda daha çok bu gezgin rahipler aracılığıyla sistematik bir şekilde birbirini etkileyerek daha geniş bir alana yayılma ve gelişme imkânı bulmuş.

3.2. BOODHİDHARMA

Doğu Asya orijinli mücadele disiplinlerinin en çok kabul gören hikâyesi Buda’nın bir izdeşi olan Boodhidharma (M.S. 470- 543)’ya dayandırılır. Budist merkezlerce Boodhidharma öğretinin 28. Patriği olarak kabul edilir. Buda’dan sonra geniş bir coğrafyada yaygınlık kazanan bu öğretiye zamanın Çin imparatorluğu büyük ilgi gösterir. İmparator, bu mistik öğretinin içeriği ve esaslarını kaynağından öğrenmek düşüncesiyle Boodhidharma’yı (M.S.528) Hindistan’dan Çin’e, sarayına, davet eder. İmparator daha sonra Boodhidharma’dan Çin’de kalarak dönemin en büyük manastırı Shaolin’e yerleşmesi ve orada Sanskritçe bilen rahiplere Budist öğretiyi Çinceye tercüme ettirmesi görevini verir. Shaolin (Şaolin) Honan eyaletinde yanmış fakat daha sonra yeniden ağaçlandırılmış bir ormanın içersinde kuruludur. (Çincede “yeni orman” anlamına gelen Shaolin ismi 1350 yıl sonra 19. yüzyıl Okinawa karatesinin iki önemli okulu “Shorin” ve “Shorei”ye de isim babalığı yapacaktır!)

Shaolin’e yerleşen Boodhidharma, çeviri işini tek tek el yazısıyla yapmakta olan rahiplerin yaşlılık ve hareketsizlik nedeniyle yaşadıkları bedensel rahatsızlıklarına tanık olur. Kendisinden önce münzevi bir yaşam süren bu yaşlı ve hantal rahiplerle öğretisinin önemli bir ayağı olan bedensel çalışmaları devam ettirmesi de mümkün değildir. O nedenle öğretiyi yaşam biçimi haline dönüştürüp geleceğe taşıyacak yepyeni bir nesil yetiştirmeye yönelir. Bunun için bütün hayatını manastır yaşamına vakfedebilecek fizik ve zekâ bakımından üstün ve de rahip olmaya istekli çocukları Shaolin’e kabul edeceğini Çinli ailelere duyurur. Sabır ve direnç gerektiren testleri aşmakta başarı gösteren az sayıda Çinli çocuk Shaolin’in manastır yaşamına kabul edilir.

Boodhidharma Shaolin’e yerleştikten sonra gelecek zamanlarda Japon mücadele disiplinlerini en çok etkileyecek ruhsal gelişim yöntemini, “ZEN SEKTE” öğretisini, kurar. En pratik haliyle Zen’de yapılan her iş, her eylem kolayca bir Zen meditasyonu haline dönüştürülür. Zen’in mücadele disiplini uygulayıcıları tarafından çok benimsenmesinin nedeni de budur. Rutin ve bitmez tekrarlara dayanan antrenman modelleri tamamen Zen’in bu halinden yararlanır. Çalışan, talimlerinde zihnini tamamen boşaltır ve kendisini yarattığı o boşluğa bırakır. Burada yapılan iş ve eylemliliğin yakıtı, evrensel enerjidir. Çalışan, boşluğa yönelen sonsuz tekrarlı “TSUKİ” veya “GERİ” vuruşlarıyla adeta trans halindedir. Geleneksel Japon karatesinin rutin tekrarlardan ibaret olan antrenman metodunun temel aldığı anlayış budur! Karatenin “BOŞU”, “BOŞLUĞU” ifade eden iki heceli “KARA” sözcüğü de Zen filozofisinin tam da bu eylemliliğini anlatır! Budizm’in bir çeşit tadil edilmiş hali olarak kabul edilen Zen öğretisi her türlü kutsi sözle, kutsallık atfedilen heykel türü sembollerden uzak duran bir felsefeye sahiptir.

3.2.1. Boodhidharma’nın Yakın Mücadele Metotlarıyla İlişkisi

Boodhidharma, vahşi doğada yaşayan hayvanların, böceklerin avlanma, savunma ve saldırıda kullandıkları hareketleri yıllarca gözlemledikten sonra insanların uygulayabileceği bir mücadele sistemi elde eder. Kadim Hint disiplinlerinin özel solunum ve zihinsel yoğunlaşma teknikleriyle bütünleştirdiği bu sert ve etkin savaşçı yöntemleri Shaolin Kung FU adıyla metodize ederek manastır yaşamının içerisine yerleştirir. Boodhidharma’nın aynı dönemde günümüz Okinawa-Japon karatesine özgü katalara benzer şematik dizeleri içeren “EKKİN SUTRA” isimli bir kitap yayımladığı da günümüze kadar gelmiş söylenceler arasındadır.

3.3. ASYA MÜCADELE SİSTEMLERİ MİSTİK ÖĞRETİLERE ÖZGÜ MÜDÜR?

Günümüzde yayımlanan birçok sinema filmi ve makalede uzak Asya mücadele disiplinlerinin bölgesel mistik öğretileri temsil ettiği ve sadece onların içerisinde doğup geliştiği gibi bir izlenim yaratılır. Oysa savaşçı sistemlerin mistik felsefelerle ilişkisi sadece onların filozofilerinde kaynak bulan etik kurallarla sınırlıdır. Aksi halde biraz karmaşık gibi duran bu ilişkiden yola çıkılarak Shaolin mücadele sisteminin tamamen Zen’i temsil ettiğini söylemek gerekir ya da bundan Shaolin manastırının tarihteki kuruluş ve gelişim amacının tamamen bir savaş disiplini okulu olduğu anlamı çıkar!

Uzak Asya yaşam kültürleri içerisinde gelişen mücadele disiplinlerinin tamamı etik ve felsefi tabanlarını Budizm, Şintoizm, Taoizm, Zen-Sekte gibi mistik yapılara dayandırdıkları doğrudur ama hiçbir mücadele disiplini bu öğretileri temsil etmez ve salt o öğretilere özgü de değildir.

  1. JAPON KARATESİNE DOĞRU

4.1. JAPON KARATESİNE GİDEN YOLDA OKİNAWA ADASI

Uzak Asya mücadele disiplinlerinin manastırcı geleneği Shaolin kaynaklıdır. Shaolin’de sistemleşen tüm savaşçı yöntemler misyoner rahipler aracılığıyla çok geniş bir coğrafyaya taşınırken o coğrafyada oluşmuş diğer savaşçı yöntemlerin yine aynı rahipler aracılığıyla Shaolin’e dönüşü sağlanır. Yüzyıllar boyu devam eden bu döngü, manastıra özgü mücadele sisteminin zenginleşerek gelişmesinde önemli bir dinamiktir. Shaolin manastırını temsil etme hakkı kazanan her bir rahip aynı zamanda Shaolin’in dış dünyayla ilişkilerini sağlayan bir kültür elçisidir. Uzak Asya coğrafyasında var olan tüm mücadele sistemlerinin gelişmesi ve birbirine eklemlenerek yaygınlaşması onların sayesinde gerçeklik kazanır. Shaolin’e özgü bu dinamik yapı, Shaolin’in asırlar boyunca Uzak Asya coğrafyasını etkileyen bir kültür merkezi konumunda kalmasını sağlar.

Uzak Asya’da Shaolin’den yüzyıllar sonra savaşçı yöntemleri kendi bünyesinde toplayan farklı özellikte bir başka merkez daha oluşur. Burası Pasifik adasında Ryu Kyu adalar gurubunun en büyüğü olan Okinawa adasıdır. Okinawa’nın Shaolin’den farkı, mücadele disiplinlerinin hiçbir mistik yapıya bağlı olmaksızın sırf savaşçı yanlarıyla ilgi görmesidir. Çin ve Japon anakaraları arasında yer alan Okinawa jeostratejik önemi nedeniyle yüzyıllarca Çin ve Japon imparatorluklarının işgaline uğramış. Adaya gelen her işgalci güç, bir önceki yönetimin koyduğu silah taşıma ve silahsız mücadele disiplinlerinin çalışılması yasağını devam ettirmiş. Asırlar boyu birbirine eklemlenerek devam eden bu yasaklar ada yerlilerine özgü mücadele oyunlarını tümüyle yer altına iterken çalışmalar ancak gizlilik içerisinde devam ettirilebilmiş. Çin’den gelen tüccarlar, Budist misyonerler ve Çin askeri misyonuyla Okinawa’ya akan pek çok savaşçı yöntem, Samuray soyundan gelen bir kısım ada yerlisinin, örneğin, “Anko AZATO (1827-1906) ve Funokoshi GİGHİN (1868-1957) ailesi” kendilerine özgü teknik bilgi ve mücadele stratejileriyle harmanlanması sonucu adına Okinawa-TE, “Okinawa’nın Eli”, denilen özgün bir sistem ortaya çıkmış. Bu, aslında günümüz Japon karatesinin alt yapısını hazırlayacak sistemleşmenin ilk basamağını oluşturmuş. Bir sonraki basamakta yapıldıkları bölgelerin mücadele yöntemlerine göre kategorize edilen 3 önemli stil gelişmiş. Bunlar, M.S.1733’te şekillenmeye başlayan “Tomari TE” M.S.1829’da yapılanan “Shuri TE” ve M.S. 1845’te ortaya çıkan “Naha TE” dir.

“Tomari Te” Tomari şehrinin eli – Matsumura KOSAKU / 1733

“Shuri Te” Shuri şehrinin eli – Matsumura SAKON / 1829

“Naha Te” Naha şehrinin eli – S.ARAGAKİ K. HIGAONNA / 1845

4.1.1. Okinawa Shorin Ve Shorei Okulu

Tomari, Shuri ve Naha Te stilleri 19. yüzyıl başında teknik karakteristikleri dikkate alınarak iki büyük okulun çatısı altında toplanmış. Bunlar;

SHORİN RYU (Şorin Ryu – Yeni orman okulu): Shaolin (Şaolin) sözcüğü Okinawa’nın Shuri (Şuri) ve Tomari şehirlerine özgü konuşma aksanında Shorin (Şorin) olarak telaffuz edilmesinden türetilmiş. Okinawa, Shuri ve Tomari şehirlerinde yapılan Shuri-Te ve Tomari-Te stilleri Shorin Ryu adıyla bir okul çatısı altında toplanmış. Sert savunma teknikleri üzerine kurulu olan bu sistem, solunumla birlikte gelişen direkt süratli ve birleşik teknik kombinasyonlar üzerine kurgulanmış. Shorin daha çok ufak yapılı insanlara uygunluk gösteren bir metot olarak gelişim göstermiş.

SHOREİ RYU (Şorei – Yüzyıllar boyunca sahip olduğu Ryu- Yeni orman okulu) Shaolin sözcüğünün Okinawa’nın Naha şehrine özgü konuşma aksanından Shorei olarak türetilmiş. Devrin iki önemli ustası Kanryo HIGAONNA (1853-1916) ve Seisho ARAGAKİ (1840-1918)’nin kurduğu bu okulda güç ve solunum vurgusu öne çıkarılmış. İçerik olarak iri yapılı insanlar için elverişli olan bu sistemin temel karakteristiği yüksek duruşlar üzerinde uygulanan dairesel bloklar ve sert kontrataklara dayandırılmış. Shorin yönteminin etkin korunma formları karşısında Shorei’nin hareketliliği her iki sistemin avantaj ve dezavantajlarını oluşturmuş.

4.2. SAMURAİ – JUTSU VE DO

Japonya, topraklarının sadece beşte birinin tarıma elverişli olması nedeniyle, toprak sahibi ve derebeylerin yüzlerce yıl süren çok kanlı savaşlarına sahne olmuş. Tarihte Samurailerin ortaya çıkması ve özel savaşçı bir geleneğin kurumsallaşması da tamamen bu toprak savaşlarından kaynaklanmış. Japonca bir fiil olan “SUBURAU”dan türetilen SAMURAİ ismi hizmet etmek ya da hazır bulmak anlamında kullanılmış. Yaşadığı her günü yaşayacağı son gibi karşılayan Samurailer adeta bir savaş makinesi gibi yetiştirilmiş. İmparatoru ve efendisi için savaşmayı, ölmeyi onur saymış. 9-12. yüzyıllar arasında ayrıcalıklar kazanan Samurailer Japon toplumunda soylu “SHİZOKU” bir sınıf olarak kabul edilmiş ve saygı görmüşler. Japon tarihinde çift kılıç taşıma hakkı yalnızca onlara tanınmış. Savaş dönemlerinde Japonya’da oluşan bir düzine bağımsız devlet nedeniyle Samurailer her zaman ihtiyaç duyulan bir sınıf olarak değer görmüşler. Ancak Edo Dönemi (1615-1868) olarak tarihe geçen süreçte Shogin Tokugawa’nın yönetimi ele alıp Japonya’yı birleştirmesiyle savaşçı becerilerin önemi azalmış ve Samurailerin büyük çoğunluğu öğretmen, bürokrat ya da farklı sanat alanlarında yaşamlarını devam ettirmeyi seçmek zorunda kalmışlar. Japon tarihine Meiji restorasyonu olarak geçen modernleşme süreci 1868’in başlamasıyla feodal çağ sona ermiş. Samuraylık sınıfı yasaklanarak tamamen ortadan kaldırılmış. Japonya’da iç birliğin sağlanması ve iç savaşların büyük ölçüde sonlanmasıyla savaşçı yöntemlere olan ilgi giderek azalmış. Yüzyıllar boyu süren iç savaşlarda ölümcül birikimler edinen birçok Japon mücadele okulunun unutulma riski ortaya çıkmış. Savaş disiplini uzmanları tüm savaşçı disiplinleri barışçı bir anlayışla yeniden değerlendirerek bu kültürün felsefi ve ruhsal yanının öne çıkartılması konusunda fikir birliği oluşturmuş. Tüm savaşçı okullar tarihin getirip önlerine bıraktığı bu değişim ve dönüşümü çaresiz kabullenerek birikimlerini insanların kişisel gelişimlerine hizmet edecek bir anlayışla yeniden şekillendirmişler. O tarihten sonra “JUTSU” terimi terk edilerek onun yerine “DO” (Yol) eki kullanılmaya başlanmış. Örneğin, Bujutsu “BUDO”, Jujutsu “JUDO”, Aikijutsu “AİKİDO” olarak tanımlanmış. Funokoshi GİGHİN’ de bu temel felsefeye dayanarak karateyi DO eki ile bütünlemiş.

Devam Konular :

  1. FUNOKOSHİ GİGHİN 
  2. İLKLER VE JAPON ÜNİVERSİTELERİNDE KARATE
  3. SHOTOKAN KATALARI VE KARATEDE İSİM DEĞİŞİKLİĞİ
  4. GELENEKSEL JAPON KARATE OKULLARI
  5. GELENEKSELLİĞİ İRDELEYEN FAKTÖRLER VE ÜSTÜNLÜK ARAYIŞI
  6. JAPON KARATESİNİN BATIYA AÇILMASI FİKRİ VE JKA
  7. İLK KURALLI KUMİTE KARŞILAŞMALARI, DÜNYAYA AÇILAN KÜLTÜRKARATE DO VE FAJKO’NUN KURULUŞU
  8. İLK ULUSLARARASI KARATE KURUMLARI VE ŞAMPİYONALARI
  9. JAPON VE BATI TOPLUMLARININ KÜLTÜREL FARKLILIKLARI
  10. IAKF VE WUKO’NUN ÖRGÜTSEL YAPISI, SPORTİF KURALLARI VEFELSEFESİ
  11. GELENEKSEL KARATE VE SPOR KARATE ÇELİŞKİLERİ
  12. SONUÇ
One Comment

Bir Cevap Yazın